Bıkkınlıklar Üzerine Bir Demeç / 01.04.2019

Arşivden.
Beni korumaya, arkamda durmaya cesaretin ve isteğin olsaydı bizden güzeli olmazdı.
Şimdi bizden kötüsü yok, gidecek yönüm kalmadı. Tabanlarım kanadı sana koşmaktan, dönüp 1 kez elimi tutmaya yeltenmedin.
Tükettin ama direniyorum bu da benim ayıbım hep kendime.

O duvardan şu duvara vuruyorum kafamı, hadi yardımcı ol bana yetmiyor gücüm. Sana ihtiyaç duyuyorum, duymuyor musun? Senin duvarlarında kaldı kanlarım, temizlesene ayıp olmasın gelenlere. Kurtarsana bu illetten ikimizi de. Benim yetmiyor gücüm işte anlasana. Anlamıyor musun? Anlayamıyorsun.

O aklın nerelerde geziyor bilmiyorum. Şarkıyı yüztrilyonuncu kez dinliyorum. Bıkmadı hala şu kulaklarım, kanamadı hala. Sesini unutmayayım diye videonu trilyonlarca izliyorum, bundan da bıkmıyorum mesela. Fotoğraflarına bakıp gülüşüne kafamı çarparak kendimi kanatmaktan da bıkmıyorum. Ben bu kadar güzel bıkmazlıklar içinde yüzerken senin beni umursamayışının bıkmazlığından kusuyorum.

Şarabın kırmızısını seninle daha çok seviyorum. Senin ağzının tadıyla daha çok seviyorum. İçtiğim şaraplar bir tat vermiyor artık. Kırmızı öyle kırmızı değil işte sevgilim. Bu kırmızılar vurgunluğumun rengi. Acı rengi. Sanki kadehim kalitesiz bir şarapla dolu gibi. Şimdi fark ettim, şarap değil kanımmış içtiğim. Haydi gel içimi temizleyelim.

Sana kötü bir şey söylemedim ki ben. Aşığım dedim. Bu bilinen bir şeydi. Ah bu mu korkuttu seni? Kıyamam. Sen korkaksın biliyorum da bu acımasızlığın içinden manipülasyonlarınla sıyrılışın korkaklığını öyle bir gizliyor ki neye inanacağımı şaşırıyorum.

Haydı gel içime sevgilim, çeyrekten yarıma dönüşürüz belki hiç tamamlanamayacak olan biz ikimiz. Sana asla karşı koyamacağımı bilmenin şerefine yapıyorsun bunu biliyorum. Gülüyorum, görüyor musun?

Gör.

GÖRMEDİ.

Reklamlar

Ler’ler / Lar’lar.

Şimdi arkanıza yaslanır mısınız lütfen? Az sonra aklınız biraz karışabilir.

Bir zamanlar içinde bulunmuş olduğum yerleri düşününce aklım hayalim duruyor sanki.

Koskoca 2 buçuk sene geçirdiğim o hastanede böyle bir şey yaşayacağım aklıma gelmezdi ama oldu işte. 2 senenin ardındaki o buçuk senede oldu her şey. O gelmiş, onunla tanıştım.
İlk karşılaşmamız, selamlaşmamız, odada sohbet edişimiz, sonraki zamanlarda bana ikramı, günaydınlar, iyi akşamlar, iyi nöbetler… Öğretiler, idare edişler, iş teslim edişler, gülüşmeler, kızgınlıklar, sigaraya davetler…

Seviye atlayıp akşam nasılsın yazmalar, 2 hafta sonra daha büyük seviye atlayıp buluşmaya karar vermeler, eve gitmeyi kabul etmeler, hoş geldinler, seni çok bekledimler, seni daha öpemedim bileler, şaraplar, pizzalar, öpüşmeler, dokunuşlar, ilerlemeler, uyumalar, üşümeler, sarılışlar, uyku arasında öpücükler, uyanışlar, aç kalışlar, bütün gün uyuklamalar, eve dönüşler, 2 hafta görüşmemeler, tekrar görüşmeler, krizler, umutsuzluklar, inkarlar, çok hoşlanıyorumlar, eyyvah ben aşık oldumlar, anlatışlar, habersiz ayrılışlar, araya 2 ay girmeler, çok özlemeler, kendini mahvetmeler, dönünce bir daha karşılaşmalar, ararsam benimle konuşur musunlar, konuşmalar, görüşmeler, öpüşmeler, dokunuşlar, sarılışlar, ilerlemeler, 2 hafta görüşmemeler, restler, kapıya dayanmak istemeler, bir şey yapamamaklar, kendini mahvetmeler, her gün her saat ağlamaklar, her akşam içmeler, ağlamalar, itiraflar, restler, hakaretler, bir daha asla konuşmamalar yaşadık.

Ve bir daha konuşmadık.
Ve bir daha görüşmedik.

Onu görmeyeli olmuştu biraz. Kızgındım ve kırgındım. Bir akşam tüm kırıklığım ile aradığımda hakaretler işittim. Ona son cümlem şuydu: “Hala kendime saygımı yoksayıp sana bir şeyleri anlatmaya çalışıyorum ya buna da gülersin sana gelmelerime güldüğün gibi.”

Bir daha görüşmedik, konuşmadık, tesadüfen dahi karşılaşmadık. Ben kaçtığım şehre geri dönmek zorunda kaldım. Her günümü ağlayarak geçirdim. Sigarayı bıraktım, alkolü bıraktım. Oraya geçenlerde 1 haftalığına gitmek zorunda kaldım. Hastaneden uzak durdum, sokağına gitmedim ama sokağının karşısından geçerken, tanıdığım yolu ve beni karşılağı o yeri görünce biraz yıkıldım.
Tarihleri aklıma kazıdım. Yaptıklarımı aklıma kazıdım. Unutma dedim kendime, yaptıklarını unutma. Ama yaptığım şeyleri unutmadıkça onu da unutamadığımı fark ettim. Olayları nasıl dengeleyeceğimi ve savaşmayı nasıl bırakacağımı bilmiyorum. İçimdeki o, ben, ve aklımdakilerle sürekli bir savaş halindeyiz. Bilemiyorum maalesef. Benimle yaşamasına izin veriyorum şuan. Çok büyük kandırıldım ve oynatıldım. Hep akıllı olduğumu sanıyordum, tahmin edersiniz ki bununla yüzleşince insan pek ayakta kalamıyor.
İyileşmek zorunda olduğumu biliyorum. Yazmak istediğim için yazıyorum ve yazmaya devam edeceğim. Okumanız beni çok memnun ediyor, hatta yazdığınız güzel yorumlar beni ağlatıyor. (Belki bu şu aralar yine çok duygusal olduğum içindir)

Geçen gün blogspotta ona yazıklarımı buldum. Buraya geçireceğim onları tarihle. Burada yaşasınlar. Bilin.

Bir de, küpem sende kalmış. Onu görünce hiç düşünmedin mi?

Benim elim hep kulağımda.

Ulaşamadım.

Seni tanıyorum, ulaşabilirim.

Adını biliyorum, ulaşabilirim.

Sokağını biliyorum, ulaşabilirim.

Kapını biliyorum, ulaşabilirim.

Odanı biliyorum, ulaşabilirim.

Yatağını biliyorum, ulaşabilirim.

Kalbini bilemedim, ulaşamam.

Dudaklarını biliyorum, öpüp ulaşabilirim.

Aklını bilemedim, ulaşamam.

Ansızın bir gece evine ulaşıp kapını çalabilirim.

Ansızın öpebilirim seni, gözlerine değebilirim.

Ama kalbine ve aklına ulaşamam. Giremem oradan içeri. Kabul etmiyorsun beni. Etmedin. Edemeyeceksin. Ulaşamadım. Ulaşamamış olmama yanalım.

Tecrübelendik.

“Üşüyorum” dedim. Horultunun ardında duydun fısıltımı. Çırılçıplaktık, daha da sıkı sarıldın bana. Üşüyordum. Bunu tekrar söyleyince içeri, yatak odasına götürdün beni.

Ben yine üşüdüm. Kasım ayı Antalya soğuk olmaz ama o gece soğuktu işte.

“Üşüyorum” dedim. İnce pikeyi ve kollarını daha da sardın bana. Bir süre sonra, uyumuşum dönüşüne uyandım, sırtını döndün bana. “Sarılsana bana” dedin. Sımsıkı sarıldım sana.

“Camı sen mi açtın?” dedin. Hayır ben açmamıştım. İkimiz de kalkıp kapatmadık o camı. Hastaydın sen. Pişmanım, o camı kapatmadım.

Sonra yakıcı bir sıcağa açtım gözlerimi. Gece üşüyen ben değilmişim sanki. Sen yine çırılçıplak uyudun. Pişmanım, üstüne bir örtü örtemedim.

Sonraki gece daha tecrübeliydik.
Sarıldık.
Üstümüz örtülü.
İç çamaşırlarımız üstümüzde.
Ve cam kapalı.

Mutfak Masası Muhabbetleri

Bu aşk beni şairimsi bir şey yaptı. Tabi ki üst düzey bir halden bahsetmiyorum. Normal şartlarda şiir yazamam, becerim yoktur. Ama kafamda sürekli sana cümleler kuruyorum. Hepsi kafiyeli oluyor.

Yollar yaptım sana kafiyeli.

Şimdi mutfak masasında oturmuş seni düşünüyorum. Az önce salondaki ikili koltukta yatıyordum ve sana içimden geçenleri yazıyordum. online yazıyordu orada. Sonra bir baktım, last seen today at 00:12 yazdı ve öyle durdu. Ben durmadım. Durmadan yazmaya devam ettim sana. Ne söylemek istiyorsam yazdım o kutuya. Sonuçta o numaran hala boşuna kayıtlı değil. Sonuçta o kutucuk bana boşuna type a message diye göz kırpmıyor. Sonuçta seni hala boşuna özlemiyorum. Boşuna değil hiçbir şey. Tek boşuna olan şey, sana bir şey anlatamayacak olmam. Bu boşunalığı aldım gözlerimin önüne, son satıra uzunca basılı tutup select all yapıp delete dedim. Çünkü boşunaydı sana anlatmak isteyip ama anlatamayacağım hislerim. Boşunaydı senin hala o telefonuna gelen bildirim sesini merak edip, bakıp, benden olduğunu görünce umursamanı düşünmek.

O kuyudan bu kuyuya sürüklenip duruyorum. Anlayamadım ben bu işi. Sevmekten korkmadım. Gurur yapmadım. Cesaretsizlik hele hiç yoktu ellerimde ve kalbimde. Ben benliğimi sarmalayıp çaldım kapını defalarca. Üşenmesem şimdi, sayardım kaç defa olduğunu. Yaparım, bilmezsin. Ama öteleyeceğim şimdi çünkü susadım.

Her şey gerçekten çok farklı olabilirdi. Her şeyi oldurabilir, herkesi susturabilirdik. İsteseydin eğer… Ben çok istedim. Çabaladım istediğim için. Ama karşımdaki sen beni sürekli itince yer beni içine çekti ve kalkmama müsaade etmedi. Kendim için çok üzgünüm. Şimdi de sırtım ağrıyor. Biraz uyuyup dinleneyim, geçmez biliyorum.

Bak Şuralarım Hep Yeni Bir Paragraf.

Birkaç zamandır çoğu şeyi öteliyorum. Çamaşır yıkamayı, banyonun fayanslarını silmeyi, perde yıkamayı, kışlıkları ve yazılıkları ayıklayıp düzenlemeyi, karmakarışık olan kütüphanemi daha düzenli bir şekilde düzenlemeyi. Somut olan her şeyi gözardı edip üstünü örtüyorum ve gözümün önünde olmalarına rağmen görmemezlikten gelerek öteliyorum. Bir tek şu içimdeki hisleri öteleyemiyorum.

Bu aralar tükenmişliğim yeniden çiçeklendi içimde. Sürekli olmak üzere en ufak şeyde zırıldayarak ağlamaya başlıyorum ve kendimi odama kapatıp, yorganı kulaklarıma kadar çekip gözlerimin hemen karşısına denk gelen kaloriferi izlemeye dalıyorum. Bomboş bir aktivite yani. İşsizlik illeti damarlarımda gezinirken kaşındırıyor beni, aşk kanseri kalbimi zaten esir almış avucunun içine sıkıştırıyor her gün her gece. ”Şimdi ben nasıl çıkayım” diyorum kendi kendime. Al ayak bileklerimi sıkıştır bu bataklıkta hiç nefes alamayacak hale geleyim diyorum ama insaflı galiba, belli bir seviyede bırakıyor şimdilik. Tek umudum daha aşağıya çekmeden kurtarırım bu sefer. 1 ay idare etse yeter, bir rahat nefes alırım belki.

Bak yine bir paragraf başım sana çıktı. Mutlu musun? Mutlusundur tabi. Hiçbir zaman mutsuz ol istemedim ama sen hep benim mutsuzluğıumdan beslendin. Gülüyorsundur bir köşede, bak nasıl mutsuzluğa terk ettim ben mutluyum” diye. Sen böyle vicdansız bir insansın, beklerim.

Ben bir evin içinde paramparça edildim. Ben bir koltuğun üstünde çırılçıplak bırakılıp, sert bir kaya gibi asla yüzüme bakmayan bir sırta yenildim. Sorgulayamıyorum artık. Tüm sorgu stillerini denedim şu kesmek istediğim kafamın içinde. Bittim ben.

Çıplak sırtının mahkumu kalbimi aldım elime, çıktım o evden. Biliyordum işte! Farkındalığım birkaç gün önce geldi, oysa ki tam 1 ay geçti üzerinden. Biliyordum ben, son birlikteliğimizdi o gece! Kalamadım, bekleyemedim. Yapamadım. Ama pişman değilim, içime çektim seni uzunca. Baktım bu sefer gözlerine korkusuzca ve utanmadan. İçimden geldiği gibi baktım o gözlerine, öptüm seni, çektim içime.

Bitti işte. Ne geri alabilirim geçmişi, ne geleceğe seni koyabilirim yeni sahnelerle. Elimden gelen sadece eski anıları film şeridi olmadan tekrar sar başa yapıp geçirmek gözlerimin önünden. Ne bir eksik ne bir fazla, yemin ederim sana her sahne aklımda öyle bir oynuyor ki utanır o gecenin gerçekliği benden.

Ben sana karşı olan tüm iyimserliğimi kaybettim. Ben kendime karşı olan iyimserliğimi de kaybettim. Düşe düşe ne hal bıraktım kendimde, ne sağlam yer bıraktım zeminde.

Bazen bağladığım arabesk beni bile boğuyor, affedin. Dedim ya bu ara tükenmişliğim beni öyle bir ağına sardı ki, yine mahvettim kurduğum o düzeni.

Çok konuştum. Biraz da sonra konuşurum.

Bozukluklar.

Her yeni bir adımı nereye gittiğimi bilmeyerek atıyorum.

Hem kendime hem de çevremdeki herkese yararım yerine zararım dokunuyor çoğu zaman. Arada kalıyorum… Orta yolu bulmaya çalışırken, iki tarafın arasında eziliyorum.

Bu aralar her şey bozuk. Kafam bozuk, midem bozuk, teknolojik aletlerim bozuk, yakınındaki insanların araları bozuk, dizlerim bozuk.

Bir şeyleri düzeltmeye veya elimden geldiğince iyileştirmeye çalıştıkça kendimi, kendi bataklığımda boğulmak üzereyken buluyorum. Farkında olduğun anda boğuluşum duruyor elbet ama o bataklıktsn kurtulamıyorum. İnsan kendisinden kurtulamıyor. İnsan kafasının içindeki kendi sesini susturamıyor. İnsan gözlerini kapatınca önüne gelen görüntüleri silemiyor. Ben de insanım.

Kendimden yoruluyorum, düşüncelerimden, ayaklarıma tüm vücudumun yükünü bindirmemden yoruluyorum.

Bu sıralar çok sık ağlıyorum. Çünkü hoşuma gitmeyen ve yarı yarıya kendi suçumun olduğu olumsuz durumlar yaşıyorum.

Bir yandan yeniden sevmeye çalışıyorum ama çok fazla taviz ve ilgi verdiğim için kendim üzülüyorum aynı ilgiyi göremediğim için. Diğer yandan etrafıma zarar verdiğim için sürekli kendimi suçluyorum.

Ölsem ne olur diye düşünmeden edemiyorum. Ölsem ne olur? İnsanların arası düzelir mi yoksa daha da açılır mı? Annem çok üzülür o kesin. Babam da üzülür biliyorum. Peki babam ölse ben çok üzülür müyüm?

Bazı zamanlar annen dolduruşuna çok geldiğimi hissediyorum. Annem çok iyidir fakat kincidir. Ayrıca birine kızıp konuşmadığı zaman bizim de (çocuklarının) uzak durmamızı sağlar. Hatta yakınındaki kişilerin o kişilerle kurduğu iletişimden rahatsız olup kendince bu konu hakkında sinirler üretir. Babamda da öyle. Evet babama kendimce kızdığım o kadar konu var ki… Üstelik benim haklı babamın haksız olduğu konular. Ama annemin de dolduruşuna geldiğimi hissediyorum bazı durumlarda.

Günlüğüm gibi belledim burasını. Defter hastalığım vardır, nerede bir defter görsem hemen isterim veya alırım. Ama o defterlerin hiçbirine uzun uzadıya yazmam. Sıkılırım. Günlük tutmak da senelerdir öyle oldu benim için. Hep başlarım ve 2. 3. günde bile yazmaktan sıkılır ve bırakırım. Aslında her zaman kalem ve kağıdı sevsem de buraya yazmak artık daha kolay geliyor sanırım.

Hala çok şey istiyorum ve hala yeterince uğraşmıyorum.

Görseldeki fotoğraf da Romanya’dan.

Sevgiler.♥️