Olsaydı Nasıl Olurdu?

Olsaydı nasıl olurdu?

Olsaydı olmazdı.
Hayatı birbirine zehir edecek olan insanlar olurduk biz. Sen elinden geldiğince kötü davranmak için çabalardın bir çok kere. Ben ise sana aşkımdan her şeye susup, körkütük salak bir halde yanında olmak için yumardım gözlerimi.

Olsaydı olmazdı.

Alakasız anlar, alakasız sahneler. Her gün aklıma gelmenin yolunu mutlaka buluyorsun. Bugün televizyonda seni hatırlatacak gerçeklikler vardı. Belki de sen vardın ama zaman bana o kadar iyi davrandı ki, seni göremeden, haberi görmem ve bitmesi bir oldu.

Olsaydı olmazdı. Olsun.

Ben şehri tüm yükleriyle terk etmişken, gelip geçerken bir zamanki varlığım gözüne takılıyor mu acaba? Ben orada oturuyordum hani. Ben telefonunu açıyordum hani. Hani günaydın diyordum ya ben. Hani sana yardım ediyordum. Hani gözlerinin içine bakıyordum.

Olsaydı olmazdı.

Yoruldum dediğim anlarda hayaletin süzülüp geçiyor içimden. Sırtımda dolaşıyor sanki elin. “Buradayım ben. Yorulsan da, bitsin istesen de, ben buradayım” diyor. Bu bir teselli veya yük hafifletici bir destek değil. Bence zevk alıyor kafamda kurduğum hayaletin bana yaptıklarından.

Olsaydı olmazdı.

Evinde otururken, televizyon açıkken ve hatta tam uykuya dalmak üzereyken ben aklına geliyorumdur büyük ihtimal. Veya nöbet sırasında, şöyle bir geçerken muhakkak, bak muhakkak diyorum çünkü eminim, gözün takılıyor oraya ve aklından şöyle bir geçiyorumdur. Aklına geliyorumdur ve geçiyorumdur ama umursanmıyorumdur her zamanki gibi. Saniyelik işte. Biliyorum. Muhakkak. Öyle boş bir akla geliş.

Olsaydı olmazdı.

Ben seni şu kadar kaldıramadım, sene devirdim de unutamadım, günlerimi sana tamamen adadım bir de olsun diye mi çalışacaktım?

İyi ki olmadı.

Ama seni çok özlüyorum. Bu özlemin ne zaman geçeceğini hala çok kavrayamadım ama seni çok özlüyorum. Yarın sabah uyanırsam yine çok özleyeceğim ama bastıracağım biliyorum. Hatta şuan bile bastırıyorum. Ama seni çok özledim ben. Neleri özlediğimi yeniden sıralamayacağım ama seni çok özledim. Bil isterdim. İçim biliyor ya… Ben biliyorum ya… Şahidim var ya… Bil isterdim ki seni çok özledim. Ben seni çok sevdim ve çok özledim.

Bu Kızı Yeniden Büyütüyorum.

İki gündür bir seyahatteyim. Onu düşünmüyorum. Bazen. Çok çok kısa düşünüyorum.

Yazasım da pek yok. Sadece size manzaramı göstermek istedim.

Ve az önce kendime dedim ki; “Dertlerden kaçmak için çıktın geldin buralara, eve dönünce dertler bıraktığın yerde seni bekliyor”

Ama deşarj olmadım değil. Kendi başımayım. Tek başına bir tatil bu. Huzur doldum, iyi ki yapmışım.

Kendime bir söz verdim, yaşadığımı kabul edip hayatıma kaldığım yerden değil, yeni bir yoldan devam edeceğim. En büyük yardımcım kendim olucam. Sezen Aksu’nun dediği gibi;

“Bu kızı yeniden büyütmeliyim,

Kor ateşlerde yürütmeliyim,

Değirmenlerde öğütmeliyim,

Farkındayım, farkındayım…

Kazanmalı, kaybetmeliyim…”

Ler’ler / Lar’lar.

Şimdi arkanıza yaslanır mısınız lütfen? Az sonra aklınız biraz karışabilir.

Bir zamanlar içinde bulunmuş olduğum yerleri düşününce aklım hayalim duruyor sanki.

Koskoca 2 buçuk sene geçirdiğim o hastanede böyle bir şey yaşayacağım aklıma gelmezdi ama oldu işte. 2 senenin ardındaki o buçuk senede oldu her şey. O gelmiş, onunla tanıştım.
İlk karşılaşmamız, selamlaşmamız, odada sohbet edişimiz, sonraki zamanlarda bana ikramı, günaydınlar, iyi akşamlar, iyi nöbetler… Öğretiler, idare edişler, iş teslim edişler, gülüşmeler, kızgınlıklar, sigaraya davetler…

Seviye atlayıp akşam nasılsın yazmalar, 2 hafta sonra daha büyük seviye atlayıp buluşmaya karar vermeler, eve gitmeyi kabul etmeler, hoş geldinler, seni çok bekledimler, seni daha öpemedim bileler, şaraplar, pizzalar, öpüşmeler, dokunuşlar, ilerlemeler, uyumalar, üşümeler, sarılışlar, uyku arasında öpücükler, uyanışlar, aç kalışlar, bütün gün uyuklamalar, eve dönüşler, 2 hafta görüşmemeler, tekrar görüşmeler, krizler, umutsuzluklar, inkarlar, çok hoşlanıyorumlar, eyyvah ben aşık oldumlar, anlatışlar, habersiz ayrılışlar, araya 2 ay girmeler, çok özlemeler, kendini mahvetmeler, dönünce bir daha karşılaşmalar, ararsam benimle konuşur musunlar, konuşmalar, görüşmeler, öpüşmeler, dokunuşlar, sarılışlar, ilerlemeler, 2 hafta görüşmemeler, restler, kapıya dayanmak istemeler, bir şey yapamamaklar, kendini mahvetmeler, her gün her saat ağlamaklar, her akşam içmeler, ağlamalar, itiraflar, restler, hakaretler, bir daha asla konuşmamalar yaşadık.

Ve bir daha konuşmadık.
Ve bir daha görüşmedik.

Onu görmeyeli olmuştu biraz. Kızgındım ve kırgındım. Bir akşam tüm kırıklığım ile aradığımda hakaretler işittim. Ona son cümlem şuydu: “Hala kendime saygımı yoksayıp sana bir şeyleri anlatmaya çalışıyorum ya buna da gülersin sana gelmelerime güldüğün gibi.”

Bir daha görüşmedik, konuşmadık, tesadüfen dahi karşılaşmadık. Ben kaçtığım şehre geri dönmek zorunda kaldım. Her günümü ağlayarak geçirdim. Sigarayı bıraktım, alkolü bıraktım. Oraya geçenlerde 1 haftalığına gitmek zorunda kaldım. Hastaneden uzak durdum, sokağına gitmedim ama sokağının karşısından geçerken, tanıdığım yolu ve beni karşılağı o yeri görünce biraz yıkıldım.
Tarihleri aklıma kazıdım. Yaptıklarımı aklıma kazıdım. Unutma dedim kendime, yaptıklarını unutma. Ama yaptığım şeyleri unutmadıkça onu da unutamadığımı fark ettim. Olayları nasıl dengeleyeceğimi ve savaşmayı nasıl bırakacağımı bilmiyorum. İçimdeki o, ben, ve aklımdakilerle sürekli bir savaş halindeyiz. Bilemiyorum maalesef. Benimle yaşamasına izin veriyorum şuan. Çok büyük kandırıldım ve oynatıldım. Hep akıllı olduğumu sanıyordum, tahmin edersiniz ki bununla yüzleşince insan pek ayakta kalamıyor.
İyileşmek zorunda olduğumu biliyorum. Yazmak istediğim için yazıyorum ve yazmaya devam edeceğim. Okumanız beni çok memnun ediyor, hatta yazdığınız güzel yorumlar beni ağlatıyor. (Belki bu şu aralar yine çok duygusal olduğum içindir)

Geçen gün blogspotta ona yazıklarımı buldum. Buraya geçireceğim onları tarihle. Burada yaşasınlar. Bilin.

Bir de, küpem sende kalmış. Onu görünce hiç düşünmedin mi?

Benim elim hep kulağımda.

Ulaşamadım.

Seni tanıyorum, ulaşabilirim.

Adını biliyorum, ulaşabilirim.

Sokağını biliyorum, ulaşabilirim.

Kapını biliyorum, ulaşabilirim.

Odanı biliyorum, ulaşabilirim.

Yatağını biliyorum, ulaşabilirim.

Kalbini bilemedim, ulaşamam.

Dudaklarını biliyorum, öpüp ulaşabilirim.

Aklını bilemedim, ulaşamam.

Ansızın bir gece evine ulaşıp kapını çalabilirim.

Ansızın öpebilirim seni, gözlerine değebilirim.

Ama kalbine ve aklına ulaşamam. Giremem oradan içeri. Kabul etmiyorsun beni. Etmedin. Edemeyeceksin. Ulaşamadım. Ulaşamamış olmama yanalım.

Bak Şuralarım Hep Yeni Bir Paragraf.

Birkaç zamandır çoğu şeyi öteliyorum. Çamaşır yıkamayı, banyonun fayanslarını silmeyi, perde yıkamayı, kışlıkları ve yazılıkları ayıklayıp düzenlemeyi, karmakarışık olan kütüphanemi daha düzenli bir şekilde düzenlemeyi. Somut olan her şeyi gözardı edip üstünü örtüyorum ve gözümün önünde olmalarına rağmen görmemezlikten gelerek öteliyorum. Bir tek şu içimdeki hisleri öteleyemiyorum.

Bu aralar tükenmişliğim yeniden çiçeklendi içimde. Sürekli olmak üzere en ufak şeyde zırıldayarak ağlamaya başlıyorum ve kendimi odama kapatıp, yorganı kulaklarıma kadar çekip gözlerimin hemen karşısına denk gelen kaloriferi izlemeye dalıyorum. Bomboş bir aktivite yani. İşsizlik illeti damarlarımda gezinirken kaşındırıyor beni, aşk kanseri kalbimi zaten esir almış avucunun içine sıkıştırıyor her gün her gece. ”Şimdi ben nasıl çıkayım” diyorum kendi kendime. Al ayak bileklerimi sıkıştır bu bataklıkta hiç nefes alamayacak hale geleyim diyorum ama insaflı galiba, belli bir seviyede bırakıyor şimdilik. Tek umudum daha aşağıya çekmeden kurtarırım bu sefer. 1 ay idare etse yeter, bir rahat nefes alırım belki.

Bak yine bir paragraf başım sana çıktı. Mutlu musun? Mutlusundur tabi. Hiçbir zaman mutsuz ol istemedim ama sen hep benim mutsuzluğıumdan beslendin. Gülüyorsundur bir köşede, bak nasıl mutsuzluğa terk ettim ben mutluyum” diye. Sen böyle vicdansız bir insansın, beklerim.

Ben bir evin içinde paramparça edildim. Ben bir koltuğun üstünde çırılçıplak bırakılıp, sert bir kaya gibi asla yüzüme bakmayan bir sırta yenildim. Sorgulayamıyorum artık. Tüm sorgu stillerini denedim şu kesmek istediğim kafamın içinde. Bittim ben.

Çıplak sırtının mahkumu kalbimi aldım elime, çıktım o evden. Biliyordum işte! Farkındalığım birkaç gün önce geldi, oysa ki tam 1 ay geçti üzerinden. Biliyordum ben, son birlikteliğimizdi o gece! Kalamadım, bekleyemedim. Yapamadım. Ama pişman değilim, içime çektim seni uzunca. Baktım bu sefer gözlerine korkusuzca ve utanmadan. İçimden geldiği gibi baktım o gözlerine, öptüm seni, çektim içime.

Bitti işte. Ne geri alabilirim geçmişi, ne geleceğe seni koyabilirim yeni sahnelerle. Elimden gelen sadece eski anıları film şeridi olmadan tekrar sar başa yapıp geçirmek gözlerimin önünden. Ne bir eksik ne bir fazla, yemin ederim sana her sahne aklımda öyle bir oynuyor ki utanır o gecenin gerçekliği benden.

Ben sana karşı olan tüm iyimserliğimi kaybettim. Ben kendime karşı olan iyimserliğimi de kaybettim. Düşe düşe ne hal bıraktım kendimde, ne sağlam yer bıraktım zeminde.

Bazen bağladığım arabesk beni bile boğuyor, affedin. Dedim ya bu ara tükenmişliğim beni öyle bir ağına sardı ki, yine mahvettim kurduğum o düzeni.

Çok konuştum. Biraz da sonra konuşurum.

Bozukluklar.

Her yeni bir adımı nereye gittiğimi bilmeyerek atıyorum.

Hem kendime hem de çevremdeki herkese yararım yerine zararım dokunuyor çoğu zaman. Arada kalıyorum… Orta yolu bulmaya çalışırken, iki tarafın arasında eziliyorum.

Bu aralar her şey bozuk. Kafam bozuk, midem bozuk, teknolojik aletlerim bozuk, yakınındaki insanların araları bozuk, dizlerim bozuk.

Bir şeyleri düzeltmeye veya elimden geldiğince iyileştirmeye çalıştıkça kendimi, kendi bataklığımda boğulmak üzereyken buluyorum. Farkında olduğun anda boğuluşum duruyor elbet ama o bataklıktsn kurtulamıyorum. İnsan kendisinden kurtulamıyor. İnsan kafasının içindeki kendi sesini susturamıyor. İnsan gözlerini kapatınca önüne gelen görüntüleri silemiyor. Ben de insanım.

Kendimden yoruluyorum, düşüncelerimden, ayaklarıma tüm vücudumun yükünü bindirmemden yoruluyorum.

Bu sıralar çok sık ağlıyorum. Çünkü hoşuma gitmeyen ve yarı yarıya kendi suçumun olduğu olumsuz durumlar yaşıyorum.

Bir yandan yeniden sevmeye çalışıyorum ama çok fazla taviz ve ilgi verdiğim için kendim üzülüyorum aynı ilgiyi göremediğim için. Diğer yandan etrafıma zarar verdiğim için sürekli kendimi suçluyorum.

Ölsem ne olur diye düşünmeden edemiyorum. Ölsem ne olur? İnsanların arası düzelir mi yoksa daha da açılır mı? Annem çok üzülür o kesin. Babam da üzülür biliyorum. Peki babam ölse ben çok üzülür müyüm?

Bazı zamanlar annemin dolduruşuna çok geldiğimi hissediyorum. Annem çok iyidir fakat kincidir. Ayrıca birine kızıp konuşmadığı zaman bizim de (çocuklarının) uzak durmamızı sağlar. Hatta yakınındaki kişilerin o kişilerle kurduğu iletişimden rahatsız olup kendince bu konu hakkında sinirler üretir. Babamda da öyle. Evet babama kendimce kızdığım o kadar konu var ki… Üstelik benim haklı babamın haksız olduğu konular. Ama annemin de dolduruşuna geldiğimi hissediyorum bazı durumlarda.

Günlüğüm gibi belledim burasını. Defter hastalığım vardır, nerede bir defter görsem hemen isterim veya alırım. Ama o defterlerin hiçbirine uzun uzadıya yazmam. Sıkılırım. Günlük tutmak da senelerdir öyle oldu benim için. Hep başlarım ve 2. 3. günde bile yazmaktan sıkılır ve bırakırım. Aslında her zaman kalem ve kağıdı sevsem de buraya yazmak artık daha kolay geliyor sanırım.

Hala çok şey istiyorum ve hala yeterince uğraşmıyorum.

Görseldeki fotoğraf da Romanya’dan.

Sevgiler.♥️

Son sürat sana doğru koşarken beni vurdular / Sen vurdun demiyorum ama beni vurdular

benim de bu kadarcık kurşundan geçmeyen bir yaram olsun.

Kendimi ne denli yorgun hissettiğimi bilemezsiniz. Bu yeni bir hayata başlama fikri düşündüğüm gibi değilmiş. Yorucu bir tempoda bir çok iş yapıyorum. Hafta içi ve hafta sonu full dolu bir şekilde oradan oraya koşturuyorum. Annemden ayrı kalmak öyle düşünüldüğü gibi kolay değilmiş, bunu da anladım.

Aklımı ondan başkasına vereyim diye kendimi başkasından medet ummaya çalışırken buldum. Hırslandım yine, yine gaza geldim. Ama yine olmadı. Dün gece durdum dedim, ben iflah olmam.

Ani ruh hali değişimlerinden anlar mısınız? Bir an çok mutlu olup, bir an çok üzgün olmayı..

Kafamda çok kuruyorum. Buraya da yazmazsam iyice çatlayacak gibiyim. Sorunum ne, tedavi görmem gerekiyor mu bilmiyorum. Aklımda kurmaktan çıldırmak üzereyim ve kimse bunu anlamıyor.

bir şu yalnızlığın bastırdığı kanlı geçiştirmeler…
büyük sofranın içinde ne diye küçük sofralar açıyorsun?
çiçekleri öldürülmüş sanıyorsun onlar zaten ölüler
çiçekleri canlanmış buluyorsun ki vallahi canlılar
ara vermeden solan renklerin arasında
benim giderek daha da kırmızı olan bir kırmızım var
senin de olsun!
son sürat sana doğru koşarken beni vurdular
sen vurdun demiyorum ama beni vurdular
benim de bu kadarcık kurşundan geçmeyen bir yaram olsun.

-Alper Gencer