Yanağın hala avucumda.

Dokunuşların…

En çok dokunuşlarını unutamıyorum. Beni öpüşlerin…

Dudaklarının izleri batıyor sanki tenime. Kaç ay geçti insafsız? Kaç su aktı vücudumdan? Nasıl bir öpüş bu silinmiyor tenimden?

Nasıl insafsız bir bakış bu? Gitmiyor gözümün önünden.

Nasıl bir sert bir kaya gibi sırtın, durdu önümde.

Beni vurdun.
Beni öldüremedin.
Beni mahkum ettin.
Hak etmedim.

Unutamıyorum. Silemiyorum hisleri.
Ellerin aklımda, dokunduğun yerlerim…
Gözlerin aklımda, baktığın yerlerim…
Dudakların aklımda, öptüğün her yerim… Acıyor.

Yanağın hala avucumda.

“Seni çok bekledim.” dedin bana. Beklediğin yere geldim. Beni orada bir başıma bırakıp yoluna devam ettin. Sadece soruyorum, doğru mu bu yaptığın?

Benim canım yalnızlığımla çok yandı. Bilmediğim bir yolda, bir başıma… Yol bilmem, iz bilmem, terk edildim.

Çok yalnızlık sevgilim. Çok yalnızlık. Canım çok yanıyor.

Reklamlar

Bıkkınlıklar Üzerine Bir Demeç / 01.04.2019

Arşivden.
Beni korumaya, arkamda durmaya cesaretin ve isteğin olsaydı bizden güzeli olmazdı.
Şimdi bizden kötüsü yok, gidecek yönüm kalmadı. Tabanlarım kanadı sana koşmaktan, dönüp 1 kez elimi tutmaya yeltenmedin.
Tükettin ama direniyorum bu da benim ayıbım hep kendime.

O duvardan şu duvara vuruyorum kafamı, hadi yardımcı ol bana yetmiyor gücüm. Sana ihtiyaç duyuyorum, duymuyor musun? Senin duvarlarında kaldı kanlarım, temizlesene ayıp olmasın gelenlere. Kurtarsana bu illetten ikimizi de. Benim yetmiyor gücüm işte anlasana. Anlamıyor musun? Anlayamıyorsun.

O aklın nerelerde geziyor bilmiyorum. Şarkıyı yüztrilyonuncu kez dinliyorum. Bıkmadı hala şu kulaklarım, kanamadı hala. Sesini unutmayayım diye videonu trilyonlarca izliyorum, bundan da bıkmıyorum mesela. Fotoğraflarına bakıp gülüşüne kafamı çarparak kendimi kanatmaktan da bıkmıyorum. Ben bu kadar güzel bıkmazlıklar içinde yüzerken senin beni umursamayışının bıkmazlığından kusuyorum.

Şarabın kırmızısını seninle daha çok seviyorum. Senin ağzının tadıyla daha çok seviyorum. İçtiğim şaraplar bir tat vermiyor artık. Kırmızı öyle kırmızı değil işte sevgilim. Bu kırmızılar vurgunluğumun rengi. Acı rengi. Sanki kadehim kalitesiz bir şarapla dolu gibi. Şimdi fark ettim, şarap değil kanımmış içtiğim. Haydi gel içimi temizleyelim.

Sana kötü bir şey söylemedim ki ben. Aşığım dedim. Bu bilinen bir şeydi. Ah bu mu korkuttu seni? Kıyamam. Sen korkaksın biliyorum da bu acımasızlığın içinden manipülasyonlarınla sıyrılışın korkaklığını öyle bir gizliyor ki neye inanacağımı şaşırıyorum.

Haydı gel içime sevgilim, çeyrekten yarıma dönüşürüz belki hiç tamamlanamayacak olan biz ikimiz. Sana asla karşı koyamacağımı bilmenin şerefine yapıyorsun bunu biliyorum. Gülüyorum, görüyor musun?

Gör.

GÖRMEDİ.

Bu Kızı Yeniden Büyütüyorum.

İki gündür bir seyahatteyim. Onu düşünmüyorum. Bazen. Çok çok kısa düşünüyorum.

Yazasım da pek yok. Sadece size manzaramı göstermek istedim.

Ve az önce kendime dedim ki; “Dertlerden kaçmak için çıktın geldin buralara, eve dönünce dertler bıraktığın yerde seni bekliyor”

Ama deşarj olmadım değil. Kendi başımayım. Tek başına bir tatil bu. Huzur doldum, iyi ki yapmışım.

Kendime bir söz verdim, yaşadığımı kabul edip hayatıma kaldığım yerden değil, yeni bir yoldan devam edeceğim. En büyük yardımcım kendim olucam. Sezen Aksu’nun dediği gibi;

“Bu kızı yeniden büyütmeliyim,

Kor ateşlerde yürütmeliyim,

Değirmenlerde öğütmeliyim,

Farkındayım, farkındayım…

Kazanmalı, kaybetmeliyim…”

Acılarımın Adı Sensin. / 25.03.2019

Arşivden.

Uyuyordun. Hemen yanımda. Burnunda et var, horluyorsun. Horultun beni uyutmuyor, bunu söylüyorum diye şikayetçiyim sanma, bundan hiç şikayetçi değilim. Nefes alışverişlerin beni rahatlatıyor, bunu bilmiyorsun. Uyurken uzak olmuyorsun benden. Farklı diyarlarda geziyorsun o an ama utanmadan istediğim kadar izleyebiliyorum seni. Kirpiklerini sayıyorum bıkmadan, nefes alıp verdikçe açılıp kapanan dudaklarını seyrediyorum, bilmiyorsun.

Evinin içinde yaktın sen beni. Acımasızdım kabul. Seni kaybetmek benim hatamdı. Ama kabul etmelisin ki kendimi suçlamam için manipüle ettin beni. Sana karşı ilk kanışımı fark ettiğimde çok kızmıştım kendime. Ama defalarca düşürdün beni o yangına. Yaktın beni gözlerimin içine baka baka. Sana aşkımı itiraf ettiğimde, boş boğazlığımın nedenini anlatırken o kadar sıcak baktın ki bana, inandım beni ısıtacağına. Meğersem o sıcaklık beni yakıyormuş, sonra fark ettim.

Senden nasıl geçerim bilmiyorum. Bırakmak, bitirmek istemiyorum. Mazoşistçe geliyor biliyorum, sen de bundan memnun olursun. Kendime bunu neden yapıyorum bilmiyorum ama beni yakman ne kadar rahatsız edici olsa da buna katlanmak istiyorum.

Seni tamamen kaybettim, bir daha samimiyetle tutmayacaksın ellerimi biliyorum. Ama seni o kadar çok özlüyorum ki samimiyetsizliğin ve manipülatörlüğünle sana katlanmaya devam etmek istiyorum. Canım acıya acıya, etlerim yana yana sana gelmeye devam edeceğim sanırım.

Bir kadının bu hale düşmesi çok acınası değil mi? Çok acınası. Neden kabulleniyorum bunu bilmiyorum. Kendime çok acıyorum. Aşığım sana. Takıntı olmadığının da farkındayım. Geçemiyorum senden, elimi kolumu bağladın.

Öpüyorsun beni, iyileşiyorum sanıyorum ama her öpüşün, her dokunuşunda içimde sayamadığım daha fazla yara açılıyor. Kendimi senden kurtaramayacağım biliyorum. Sen benden gidersen daha da kötü olurum biliyorum. Nasıl hallederim bilmiyorum.

Senden şuan tek istediğim, bana seninle biraz daha zaman ver. Şuan hazır değilim.

Vermedi. Hazır değildim evet, hala aşamadım ve alışamadım ama yaşıyorum.

Ler’ler / Lar’lar.

Şimdi arkanıza yaslanır mısınız lütfen? Az sonra aklınız biraz karışabilir.

Bir zamanlar içinde bulunmuş olduğum yerleri düşününce aklım hayalim duruyor sanki.

Koskoca 2 buçuk sene geçirdiğim o hastanede böyle bir şey yaşayacağım aklıma gelmezdi ama oldu işte. 2 senenin ardındaki o buçuk senede oldu her şey. O gelmiş, onunla tanıştım.
İlk karşılaşmamız, selamlaşmamız, odada sohbet edişimiz, sonraki zamanlarda bana ikramı, günaydınlar, iyi akşamlar, iyi nöbetler… Öğretiler, idare edişler, iş teslim edişler, gülüşmeler, kızgınlıklar, sigaraya davetler…

Seviye atlayıp akşam nasılsın yazmalar, 2 hafta sonra daha büyük seviye atlayıp buluşmaya karar vermeler, eve gitmeyi kabul etmeler, hoş geldinler, seni çok bekledimler, seni daha öpemedim bileler, şaraplar, pizzalar, öpüşmeler, dokunuşlar, ilerlemeler, uyumalar, üşümeler, sarılışlar, uyku arasında öpücükler, uyanışlar, aç kalışlar, bütün gün uyuklamalar, eve dönüşler, 2 hafta görüşmemeler, tekrar görüşmeler, krizler, umutsuzluklar, inkarlar, çok hoşlanıyorumlar, eyyvah ben aşık oldumlar, anlatışlar, habersiz ayrılışlar, araya 2 ay girmeler, çok özlemeler, kendini mahvetmeler, dönünce bir daha karşılaşmalar, ararsam benimle konuşur musunlar, konuşmalar, görüşmeler, öpüşmeler, dokunuşlar, sarılışlar, ilerlemeler, 2 hafta görüşmemeler, restler, kapıya dayanmak istemeler, bir şey yapamamaklar, kendini mahvetmeler, her gün her saat ağlamaklar, her akşam içmeler, ağlamalar, itiraflar, restler, hakaretler, bir daha asla konuşmamalar yaşadık.

Ve bir daha konuşmadık.
Ve bir daha görüşmedik.

Onu görmeyeli olmuştu biraz. Kızgındım ve kırgındım. Bir akşam tüm kırıklığım ile aradığımda hakaretler işittim. Ona son cümlem şuydu: “Hala kendime saygımı yoksayıp sana bir şeyleri anlatmaya çalışıyorum ya buna da gülersin sana gelmelerime güldüğün gibi.”

Bir daha görüşmedik, konuşmadık, tesadüfen dahi karşılaşmadık. Ben kaçtığım şehre geri dönmek zorunda kaldım. Her günümü ağlayarak geçirdim. Sigarayı bıraktım, alkolü bıraktım. Oraya geçenlerde 1 haftalığına gitmek zorunda kaldım. Hastaneden uzak durdum, sokağına gitmedim ama sokağının karşısından geçerken, tanıdığım yolu ve beni karşılağı o yeri görünce biraz yıkıldım.
Tarihleri aklıma kazıdım. Yaptıklarımı aklıma kazıdım. Unutma dedim kendime, yaptıklarını unutma. Ama yaptığım şeyleri unutmadıkça onu da unutamadığımı fark ettim. Olayları nasıl dengeleyeceğimi ve savaşmayı nasıl bırakacağımı bilmiyorum. İçimdeki o, ben, ve aklımdakilerle sürekli bir savaş halindeyiz. Bilemiyorum maalesef. Benimle yaşamasına izin veriyorum şuan. Çok büyük kandırıldım ve oynatıldım. Hep akıllı olduğumu sanıyordum, tahmin edersiniz ki bununla yüzleşince insan pek ayakta kalamıyor.
İyileşmek zorunda olduğumu biliyorum. Yazmak istediğim için yazıyorum ve yazmaya devam edeceğim. Okumanız beni çok memnun ediyor, hatta yazdığınız güzel yorumlar beni ağlatıyor. (Belki bu şu aralar yine çok duygusal olduğum içindir)

Geçen gün blogspotta ona yazıklarımı buldum. Buraya geçireceğim onları tarihle. Burada yaşasınlar. Bilin.

Bir de, küpem sende kalmış. Onu görünce hiç düşünmedin mi?

Benim elim hep kulağımda.

Ulaşamadım.

Seni tanıyorum, ulaşabilirim.

Adını biliyorum, ulaşabilirim.

Sokağını biliyorum, ulaşabilirim.

Kapını biliyorum, ulaşabilirim.

Odanı biliyorum, ulaşabilirim.

Yatağını biliyorum, ulaşabilirim.

Kalbini bilemedim, ulaşamam.

Dudaklarını biliyorum, öpüp ulaşabilirim.

Aklını bilemedim, ulaşamam.

Ansızın bir gece evine ulaşıp kapını çalabilirim.

Ansızın öpebilirim seni, gözlerine değebilirim.

Ama kalbine ve aklına ulaşamam. Giremem oradan içeri. Kabul etmiyorsun beni. Etmedin. Edemeyeceksin. Ulaşamadım. Ulaşamamış olmama yanalım.

Tecrübelendik.

“Üşüyorum” dedim. Horultunun ardında duydun fısıltımı. Çırılçıplaktık, daha da sıkı sarıldın bana. Üşüyordum. Bunu tekrar söyleyince içeri, yatak odasına götürdün beni.

Ben yine üşüdüm. Kasım ayı Antalya soğuk olmaz ama o gece soğuktu işte.

“Üşüyorum” dedim. İnce pikeyi ve kollarını daha da sardın bana. Bir süre sonra, uyumuşum dönüşüne uyandım, sırtını döndün bana. “Sarılsana bana” dedin. Sımsıkı sarıldım sana.

“Camı sen mi açtın?” dedin. Hayır ben açmamıştım. İkimiz de kalkıp kapatmadık o camı. Hastaydın sen. Pişmanım, o camı kapatmadım.

Sonra yakıcı bir sıcağa açtım gözlerimi. Gece üşüyen ben değilmişim sanki. Sen yine çırılçıplak uyudun. Pişmanım, üstüne bir örtü örtemedim.

Sonraki gece daha tecrübeliydik.
Sarıldık.
Üstümüz örtülü.
İç çamaşırlarımız üstümüzde.
Ve cam kapalı.